RTÜK interneti kontrol edebilir mi?

Medyascope, Artı TV gibi yayınlarını Youtube gibi sosyal ağlardan sürdüren kuruluşlar için de lisans ve yetki alma zorunluluğu doğacaktır.

Başlıktaki sorunun cevabı elbette uzun ve derin ama bu yasayla amaçlananın, yine kontrol ve denetim olduğu apaçık ortada. Adı üstünde, işi “radyo ve televizyon” ile ilgili olan bir kuruma, internetle ilgili bazı yetkilerin verilmesi, ifade özgürlüğü karşıtlığının ve internette insan haklarının çiğnenmesinin bir başka yolu olarak görülebilir. Michel Foucault, “Denetim, her türlü bilginin kolay bir şekilde denetlenebileceği, ayıklanabileceği, işlenebileceği ve çoğunlukla engellenebileceğini bilmenin getirdiği paranoyayla sağlanmaktadır” der. Bu paranoya sizce de artık fazla “gerçek” değil mi?

Evet, yaklaşık iki ay önce konuşulmaya başlanan, sonra da “torba”ya konan RTÜK sansürü tasarısı yasalaştı. İlk önce bu neleri içeriyor, karşımıza neler çıkacak biraz bunlara değinelim isterim. Bu düzenlemeyle birlikte RTÜK üyelerinin (daha doğru ifade ile talimat veren kişinin) uygun görmediği, lisanları ve yayın hakları bulunmayan internet mecralarının yayınları kolaylıkla engellenebilecek. İnternet yayıncıları bundan sonra RTÜK’ten “yayın lisansı,” platform işletmecileri de “yayın iletim yetkisi” almak zorunda. Ayrıca bu mesele, RTÜK ve BTK ortaklığında 6 ay içinde çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenecek. Kısaca, internetten yayın yapmak istiyorsanız ya da bir davadan canlı yayın yapmak istiyorsanız önce yetki belgesi almanız gerekiyor. Türkiye’de son dönem sinemada sansür konusunda tartışılan Bakur filminin yaşadığı süreç burada akıllara gelmektedir. Filmi göstermek için tescil belgesi gerekli, yayın yapmak için lisans gerekli, konuşmak ve yazmak için önce “izin” gerekli!

1994 yılında kurulan RTÜK’ün amaçlarına göz attığımızda internetle pek de ilgisi olmadığını görüyoruz. Televizyonlara ve radyolara lisans verme, içerikleri denetleme ve gerektiğinde – genellikle maddi – yaptırım uygulama. Fakat, 22 Mayıs 2017 tarihinde güncellenen RTÜK misyonu bizlere çıkarılan yasayla ilgili tam tersi ifadeler bahşetmektedir: “Görsel-işitsel medya hizmetleri alanında ifade ve haber alma özgürlüğü temelinde paydaşların hak, menfaat ve değerlerini gözeterek politika geliştirmek, düzenleme ve denetleme yapmak.”

Konu ifade ve haber alma özgürlüğüne geldiyse, burada birkaç hatırlatma yapmakta fayda var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ifade özgürlüğünü güvence altına almaktadır, AİHM’in kararları ve içtihatları vasıtasıyla da maddenin farklı ortamlara ve araçlara uygulanabilmesi sağlanmaktadır. Meşhur Handyside kararı şöyle der:

Toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen “haber” ve “düşünceler” için değil, ama ayrıca devletin veya toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz.

Türkiye Anayasası’nda da bu özgürlükler, özel hayatın gizliliği (md. 20), haberleşme hürriyeti (md. 22), düşünce ve kanaat hürriyeti(md. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (md. 26) ve basın hürriyeti(md. 28) maddeleriyle teoride korunmaktadır.

Öte yandan, meselemiz internet yayınlarıyla ilgili olduğu için Korsan Parti Hareketi’nin Türkçeye kazandırdığı “İnternette İnsan Hakları ve İlkeleri Şartı” isimli metni biraz açmamız gerekiyor. Bu kitapçıkta internette insan haklarına dair 10 adet madde özetleniyor. Bunlardan konuyla ilgili olanlarından bir tanesi 4.madde olan ifade ve örgütlenme ilkesi: Sansür veya herhangi bir başka müdahale olmadan herkesin internette serbestçe bilgi arama, alma ve bilgi açıklama hakkı vardır. Konuyla ilgili bir diğer madde ise sekizinci madde olan ağ eşitliği ve tarafsızlığı ilkesidir: Herkes internet içeriğine öncelik ayrımı olmadan, ticari, politik veya sair nedenlerden kaynaklanabilecek filtreleme veya trafik kontrolünden bağımsız, evrensel ve açık internet erişimine sahip olmalıdır. Kısaca söylemek gerekirse, RTÜK yasası hem iç hukuku hem de evrensel hukuku hiçe saymakta ve Türkiye’nin sansür ve gözetim tarihinde yeni bir çığır açmaktadır. Ayrıca Fikret İlkiz’in RTÜK yasasının hukukî incelemesini yaptığı şu yazısında da görülmektedir ki bu yasa, diğer “sansür” yasaları ile çelişme potansiyeline sahiptir.

5651 rakamı çoğu kişi için bir şey ifade etmeyebilir ama Türkiye’nin sansür tarihinde önemli bir yere sahip ve şimdiki engellemelerin, sansürün, gözetimin ana kaynağı olan bir kanunun rakamlarıdır. 2007 yılında – bu yıldan önce Youtube engellemeleri vardı – bu kanunun temelleri atılmıştır ve 2014 yılında kanunlaşmıştır. Bu kanuna dair verdiğimiz uzun tepki yazısında, aslında gelecekte olacaklara dair bir çıkarım yapmıştık.

Şimdi görüyoruz ki, RTÜK yasası, 170 binden fazla engelli site, sosyal medya gözaltıları vb. gibi yaşanan olaylarla birlikte, ifade ve internet özgürlüğü tahmin ettiğimizden çok daha vahim boyutlara ulaşmıştır. Yapılmak isteneni, ulaşılmak istenen nihai amacı kısaca tanımlamaya çalışırsak şunu söyleyebiliriz: yeni teknolojilerin ve iletişimin önünü kesmenin yolunu, düşman hukukunun yöntemlerini kullanarak, eski zihniyet hukukuna yamamaya çalışmak.

Doğan Medya’nın Demirören’e satılmasından sonra kabaca söyleyebiliriz ki medyanın %90’lık bir kısmı artık iktidar yanlısı yayın politikası izlemektedir. Bunun dışında kalan medya ise internet gazeteleri ve internet üzerinden yaptıkları yayınlarla seslerini duyurmaya çalışmaktadır. Bu yasa, Netflix, Puhu TV gibi platformları da etkileyecektir, “denetim” korkusundan dolayı içerikler oto-sansür yöntemiyle kısıtlanacaktır ya da bazı platformlar ticari anlamda piyasadan silinecektir.

Bunun dışında Medyascope, Artı TV gibi yayınlarını YouTube, Periscope gibi sosyal ağlardan sürdüren yayın kuruluşları için de lisans ve yetki alma zorunluluğu doğacaktır. Dava takibi yapan ve canlı yayınlarla içeriklerini destekleyen kuruluşlar da bu yasadan etkilencektir. Demek oluyor ki, Gezi’den sonra hayatımızı kurtaran ve bizlere doğru haber alma olanağı sağlayan “alternatif medya” bu yasadan doğrudan etkilenecektir. Ama endişeye kapılmaya gerek yoktur çünkü iktidarlar yüz yıllardır sansürü, bilgiyi ve gerçeği denetimden kaçırma yolu olarak benimsemişlerdir, engellemeyi arzulamışlardır ve gerçeği bükerek aktarmayı konumlarını güçlendirme aracı olarak görmüşlerdir. Yanıldıkları nokta şudur ki, her zaman kaybetmişlerdir çünkü bizler, her zaman yasaklara karşı alternatif yollar üretmiş ve sansürün üstesinden gelmişizdir. Yine öyle olacak, çabaları beyhûde kalacaktır.

Dün Başbakan Yardımcısı Fikri Işık RTÜK’ün yalnızca internet üzerinden televizyon yayıncılığı yapan kuruluşları denetleyeceğini, diğer internet yayınlarının RTÜK’ten bağımsız olacağını söylemiştir. 5651 sayılı yasanın altına imza atan milletvekilleri de “bu yasa özgürlük getirecek, tüm site değil sadece URL engellenecek” demişlerdi. Tecrübelerden gördüğümüz üzere bu açıklamanın geçerliliğini ancak yasa uygulamaya geçtiğinde görebileceğiz ama bir önyargımızın olduğu açık. 5651 deneyiminde gördük ki, internet ve bilişim dünyasıyla ilgili çalışan çoğu kurum, STK, platform ile hükümet yetkilileri görüşmüş, bu kurumlar da yasayla ilgili “görüş”lerini aktarmışlardır.

Yasa çıktıktan sonraki dönemde ise bu görüşler oldukça kalın bir kitapta toplanmış, televizyonlarda “işte her kurumla görüştük, çok demokratik bir süreç işlettik” şeklinde yasanın PR çalışması yapılmıştı. RTÜK’ün CHP’li Üyesi İsmet Özdal Demirdöğen’in yaptığı şu açıklamalar ise, neden bu yasaya tepki koyulması gerektiğini açıklar nitelikte: “Zaten kanunda hangi yayınların suç teşkil edeceğine ilişkin geniş bir katalog var. Siz şimdi buna RTÜK denetimi getiriyorsunuz. Bir, TCK bakımından suç denetimi yapıyorsunuz. İki, RTÜK kararı aracılığıyla içerik denetimi yapıyorsunuz. Çifte cezalandırmaya uygun hale getirilmiş”. Ayrıca Demirdöğen, internette düzenli olarak yapılan her türlü yayın, dizi ve film, televizyonlardaki dizilerin bölümlerini internet ortamına sansürsüz olarak verilmesi, bireysel TV ağı kurma girişimleri, yurttaş haberciliğinin de düzenleme kapsamına girdiğini belirtmiş. Ayrıca yine 5651 zamanı ile bu yasayı karşılaştırdığımızda, yasa çalışmalarının toplumun sadece “belli bir kesiminin” hassasiyetleri gözetilerek hazırlandığı söyleniyor. Bu da, dizilerdeki küfürlerden ve bazı içeriklerden gelen şikâyetler!

Fakat ilginç bir çıkış RTÜK’ün AKP’li üyesi Taha Yücel’den geldi. Yücel, yasa yapım sürecinde ilgili muhataplardan görüş alınmadığını belirterek BBC Türkçe’ye şu açıklamaları yaptı: “İnternet bir bütündür, bir şekilde özgürlük ortamıdır ve bir yayının internet üzerinden yapıldığında hangi kapsamda değerlendirileceği çok zor bir konudur. İnternet trafiğinin yaklaşık yüzde 80’i videodan oluşuyor. Böyle bir ortamda RTÜK’ün geleneksel yayıncılıkla ilgili yetkilerini alıp da internet ortamına uyarlarsanız, hem lisans yönünden hem denetim yönünden doğru bir iş yapmış olmazsınız. Attığımız taş, ürküttüğümüz kurbağaya değmeli. Ciddi anlamda endişelerim var.”

Görülüyor ki bu yasa ve genel anlamda internet ve ifade özgürlüğünün önündeki gittikçe artan kara bulutlar daha çok tartışılacak. Fakat burada yayıncılara, STK’lara, internet emekçilerine, sanatçılara düşen önemli görevler var. Ortaklıklar kurarak sesleri yükseltmek, uluslararası STK’lar ile birlikte bu uygulamalara karşı çalışmalar yürütmek, politika üretmek ve ısrarla anlatmak gerekiyor. “Anlayamadıkları” için kısa yoldan yasaklamayı bir yöntem edinmiş durumdalar. Fakat unuttukları bir şey var ki, internet ve ağ yapıları, bu şekilde mülkiyet altına alınabilecek bir şey değildir. İnterneti ve bilgiyi mülkiyeti altına almak isteyenlere karşı direniş, yer altında ve görünmez olsa da daima mevcuttur ve her an yerin üstünde görünme potansiyeline sahiptir.

Bu yazı Şevket Uyanık tarafından ilk olarak P24 için yazılmıştır.